| Yunus Emre ve Eseri |
|
|
Sorbon Üniversitesi İslam Tarihi profesörü Claude Cahen, konusunda otorite olarak kabul edildiği <Anadolurya Türklerin ilk gelişi> üzerine yazdığı pek çok eserde, Miladi XI. yy. Anadolu'suna göz atarken:"Türklerin Batı Asya'ya girişi, dünya tarihinde, Müslümanlar İçin olduğu kadar, Hıristiyanlar için de çok önemli yer tutar" diyerek söze başlar. Sonra <ancak> kelimesini ekleyerek konunun derinlemesine araştırılmadığım, islam tarihçilerinin, Türk tarihini kendi bütünlüğü içinde de almadıktan ve ayrıca, Osmanlı tarihini inceleyenlerin de Türklerin geçmişine ulaşmaya merak göstermedikleri için, hala gerçeklere uygun bir Türk tarihinin mevcut bulunmadığını ifade eder. Bu teşhis doğrudur. Türklerin bildiğimizi zannettiğimiz mazisi, yeterince aydınlatıldığı zaman karşımıza dikilecek gerçek: Sanki dünya, sadece Türklerden ibaretmiş, diğer uluslar, kavimler onlardan türemiş kollar, dallar, yapraklardan ötesi değildir. Türkler, Ortaasya'dan, Batı Asya'ya niçin geldiler? Nasıl geldiler? Nerelerden geçip, uğradıktan yerlerde ne kadar kaldılar? Neler yaptılar? Gelenler, Uğraklarda kalanlar, devam edenler, kimlerdi? Ne oldular? Ya Doğu Asya'ya, kuzey doğuya gidenler? Alaskaya, Amerika kıtasına geçtiler mi? Nerelere kadar inip, hangi medeniyetleri kurdular? Kuzey ve Güney Amerika'daki ve Amerika Birleşik devletlerindeki gerçek Amerikan yerlisi olan Türklerin mazisi, ne kadar araştırılmıştır? Kızılderililerle Türklerin akrabalık bağlan hangi boyuttadır? (TÜRKMENİSTAN Bilim, Eğitim ve Kültür komitesi başkanı Sn. Garli Myalik Guliyev ile Türkmenistan İlimler Akademisi Dil Enstitüsü Başkanı: Prof. Dr. Asır Orazov, Karaman Akman, Salar, Salur boylan diye zarif ettiği Karamanlılar arasında üç ay kalarak yaptığı araştırmalar üzerinde bana aktardığı bilgiler ve yaptığımız iki saatlik açık oturum belgelerini daha sonra yayınlamaya çalışacağım. Bu açık oturumu TRT ve üç yerel Karaman Televizyonu görüntülemişler idi. Bu iki değerli bilim adamı ısrarla, beni Türkmenistan'a davet ederek, oradan Çin'e, Karamanlı hemşehrilerimizle görüştürmeye çağırdılarsa da bu güne kadar davete icabet etmek kısmet olmadı.) Sorularımıza devam edelim: Türklerin, insanın yaratılışından sonraki, hayatı (kitabımızın Türkler bölümü) üzerindeki çalışmalar, yabancıların bıraktıkları yerde bizi beklemektedir. Dünya medeniyetinin oluşmasında büyük rol oynadığı batıhlarca da doğrulanan Türklerle, Amerika'nın Ataları olarak kabul edilen Kızılderili yerliler arasındaki bağı ortaya koymak için, Kentucy Üniversitesinden Profosör Tom Dillehay, Dallas Southerm Medhodist Üniversitesinden Profesör David Metzne'nin araştırmaları enterasan boyutlara ulaşmıştır. Atlanta Emory Üniversitesinden Prof. Theodore Schurr, Smithsonion Enstitüsünden Douglas Owsley ve ayrıca Dr. James Chatters'in kemikler üzerindeki çalışmaları, on üç bin ile yirmi bin yıl ilerisine kadar götürülmüştür. DNA çalışmaları ise, Türklerdeki (x) genlerinin, Kızıl-derililerde bulunmasıyla yeni boyutları gündeme getirmiştir. Dr. Razi Maner'in çevirisiyle, "Batı Gözüyle Türk Tarihi" isimli Richard Peters'in eseri, 1959'da Amerika'da ve 1961, 1966 yıllarında da iki defa Almanya da yayınlanmış olup açık görüşlere ve isabetli teşhislere yer veren bir tarih kitabıdır. Türklerin iç Asya'dan gelişlerini hep aynı kalıplar içinde anlatan Avrupalı tarihçiler için: "sözleşmeli ve yıpranmış Avrupa tarih yazarları" tanımlamasını kullanır. Bu tarif bizim, Osmanlı tarihçilerimiz için de çok isabetli ve değerli bir anlatımdır. Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu güne nerede ise seksen yıl geçiyor. Nerede ise bir asra doğru gidiyor. Üniversitelerimizdeki çok kıymetli hocalarımız alınmasınlar, ama elimizdeki tarih kitapları hala yeterince bilimsel, yeterince araştırma ürünü, yeterince belgesel değildir. Bırakın yirmi bin yıl öncesini, bin yıl ötedeki aradığımızı bile bulamıyoruz. Değerli tarih bocalarıma ve tarihçilerimize zanda bulunma niyetinde değilim. Ama kendi geçmişimi, yabancılardan aldığım taraflı bilgilerle değerlendirmek kanıma dokunuyor. Her türlü kaynaktan yararlanalım. İki satırlık bir mektuba, not'a, hatıraya veya hangi dilden, hangi dinden, hangi milletten olursa olsun, uzaktan yakından, lehimizde veya aleyhimizde, yerli, yabancı eser ve belgelere dayanarak bizi aydınlatacak dokümanları elden geçirerek, kritikleri Türk tarihçileri tarafından yapılıp, kalıcı değerler olarak yayınlansın. Farklı dillerde, farklı uluslardan, İngiliz, Alman, Amerikan, Rus, Arap, İranlı, Yunan, Suriye, Ermeni, Gürcü, Latin, Osmanlı kaynaklarına dayanarak binden fazla tarihi eser ismini verebilirim. Ancak bu, kitabımızı okumayı güçleştirmekten başka sonuç vermez. Türk tarihçileri, arzu ederlerse bu kaynaklan temin edip dilimize çevirerek bir kültür çıkartması yapabilirler. Daha kestirmeden yol almak isteyenlere bir kaynak göstereceğim. Çok büyük ebatta on bir bin sayfayı bulan <Karaman eyaleti, kadı sicilleri>'ni elden geçirip değerlendirsinler. Yazı şekli, her asırda az çok değişen, Arap harfleri el yazmasıdır. Dil Türkçe ve Osmanlıcadır. Dört yüz yıllık bir devri kapsamaktadır. 26x36 boyutlarında on bir bin sayfa, dev boyutta 40 cilt fotokopiyi beş yıl önce Karaman Valiliğine teslim ettim. İncelenmeyi bekliyor. Sadece bu sicillerle iş bitmeyeceği aşikardır, Örnek olsun diye açıkladım. Türkler ve Türk tarihi konusu üzerine sorular sorarak, varmak istediğim bir noktaya tekrar dönüyorum. Tarihimiz gerçek manada didiklenip ta başlangıcından günümüze, taranıp geldiği zaman, dünya medeniyeti için dikilmiş bu binanın, kurulmuş bu düzenin temelinde arayın Türkleri... Sonra detaylara geçin, hedefe varmanız kolaylaşacaktır. Bakış açımı bu yönde ayarladım Yukarıda da temenni ettiğim gibi, Türk Tarihçileri, olaylara çok yaklaşıp Türklerin kökenim, Orta Asya'dan dört cihete yayılmalarım özenle araştırmalı, bulguları, diğer pek çok kaynakla doğruluklarını pekiştirerek, kesinleştirmelidirler. Çabuk davranmada yarar vardır. Çevremizde hızla yaratılmaya çalışılan Türk düşmanlığının gerisinde, sistemli ve önceden programlanmış bir gayretin bulunduğu, bu düzene büyük paralar harcandığı, göz ardı edilmemelidir. Korkulması gereken Önemli bir olgu, bu utanç verici çabaların sonunda, tarih tamamen değiştirilerek veya unutturularak Türkü, Türk'le karşı karşıya koyup birbirlerini kırdırma projesinde, Türk düşmanlarının başarı sağlama olasılığıdır. Anadolu'nun Türkleşmesi, Türklerin yerleşmeye başladığı yıllara dönüyorum. XI f. dan itibaren başlayan Anadolu'ya göç XIII. yy ortalarına kadar sürdü. Karamanlılar da diğer Türk boylan gibi, göçe neden olan Moğol baskılarıyla Anayurtlarını terk ederler. Çok önceleri, şimdiki iran'ın kuzey doğusundaki Şirvan çevrelerinden Azerbaycan'a kadar uzanan bölgede, Elburz Dağları civarında, Hazar Denizinin güneyindeki, <Cennetten köşe> olarak vasıflanan tabii güzelliklere sahip bir bölgeye yerleşirler. Bir buçuk asra yaklaşan sürede, bir taraftan davarcılığm gereği, yaz aylarında Doğu Anadolu yaylalarına çıkar, zaman zaman Sivas ve Kayseri dolaylarına, hatta Hasan dağlarına kadar iner, Kış boyunca Elburz çevresine tekrar dönerler. Çünkü bu isimlerin çoğu eski cemaat, aşiret, boy ve aile adlandır. Anayurtta da, bir asır kaldıkları Arayurt' ta da ve sonsuza dek yaşayacakları Anadolu'da da oturduktan, yurtlandıktan ocaklara ayni isimleri takmaları olağandır. Bin'li yıllarda, Bizans yönetiminde bulunan Anadolu, Karamanlılar için meçhul bir diyar değildir. Sadece Karamanoğulları yönünden düşünmeydim, diğer Türk boyları da Anadolu'yu, karış karış değilse bile, gelip geçerken görmüş, Öğrenmiş tanımışlardı. Ta... Sekizinci, dokuzuncu yüzyıllarda, atlan üzerinde uçarcasına giderken, bir görünüp bir kaybolan uzun saçlı Türk akıncılarının Ege denizi kıyılarında yaptıktan baskınlardan söz eden belgeler mevcuttur. Yaratan izin verirse, hazırlamakta bulunduğum Karamanoğulları tarihinin ikinci cildinde, on asır önceki Anadolu'yu, gün ışığına çıkmamış yeni kaynaklara da dayanarak, pek çok yönüyle Önünüze sermeye çalışacağım. Anayurttan başlayan ilk göçler ve Arayurtta geçilen bir asırdan hayli uzun süre içinde, daha çok konar göçer şekilde kendilerine yurt aramayı devam ettiren Kararnanoğullarımn, Larende çevresini nasıl bulup 1200 lü yılların başında yerleşik düzene geçişlerini <Üç Karamanlı> serimizin birinci kitabı <KaramanoğIu Mehmet bey> de anlattık. (Sa:71-76) Karamanoğullarına sonradan gelen akrabalar arasında: Yunus Emre'nin dedeleri, İsmail Hacı cemaati, Baba İlyas'm dedeleri ve babası Şeyh fi Efendi, Tapduk Ettirenin şeyhi Sinan Hoca ailesi, Mansur dedenin, Mesci babanın ve Mevlana Celaleddin'in baba ve aileleri, Şeyh Aliyyi Semerkandi ailesi ve babası Şeyh Şîrvani hazretleri, Molla Fenari ve Emir Sultanın aileleri, Anayurttan göç ettikten sonra, Mekke'ye uğrayıp Hac vazifesini yerine getirerek Karamana yerleşmiş olmalarının nedenini, önceki yapıtlarda da açıkladık. Ve <Kararnanoğlu Mehmetbey> adı verilen kitapta, Mehmetbey'in dedesi ve beyliğin kurucusu Nure Sofudan da hayli söz ettik. "Sene selase settin sitte miete'de (H:663-M: 1264) Konya ya gelip Hazreti Pir Mevlana Celaleddin Rumi'ye mülaki oldukta, Hazret-i Pır kendüye azim riayetle hürmet eyleyüb... " ki, bu buluşmada Mevlana Celaleddin Rumi 57 yaşında, Yunus Emre ise 25 yaşındadır. Hz. Mevlana (1207-1273) kendisinden 32 yaş küçük olan Yunus Emre'ye (1239-1321) büyük saygı gösterir. Çevresinde, bu saygıyı yadırgayanlara, büyük düşünür Hazreti Mevlana'nm verdiği cevabı, Celveti Şeyhi Bursalı Muhyiddin Üftade şöyle nakleder: "Meratibi maneviyyeden (manevi derecelerden) herhangisine terakki eyledim ise (ulaştımsa), şu Türkmen Kocası Yunus önüme çıktı." Onun değeri, sağlığmdayken de anlaşılmış, bunu ifade eden büyük insanlar gözlenmiştir. Sadece bir tekinden bahsetmek bile yeter fikir verir demekle yetiniyorum. Sözlerimin burasında, zihinleri saran bir soruya cevap bulmak amacıyla birkaç noktaya parmak basmak gereğini duyduğumu belirtmek isterim. İlerde veya geride yaşıtları sayılabilecek Necmeddini Kübra, Sultanül Ulema Bahaüddini Veled, Evhaüddin Kirmanı, Burhanüddin Muhakkiki Tirmizi, Muhyiddini Arabi, Necmüddini Razı, Mevlana Celaleddin Rumi, Sultan Veled gibi sayılı mutasavvıflardan, Hacı Bektaşi Veliden, Hacı Bayramı Veliden, Aşık Paşadan, Kaygusuz'dan çok ilerde mertebeye erişmiş bulunan Yunus Emre hakkında, niçin onların ki kadar bilgiye sahip değiliz? Bu büyük Türk evliyası konusundaki bilgi noksanımızı, daha da genişleterek, Sorbon Üniversitesi İslam Tarihi Profesörü Claude Cahen'in düşüncelerini de göz ardı etmeden, birkaç nedende toplayacağım. Çoğu topluluklar geçmişlerini yazmak, araştırmak zahmetine katlanmayı gereksiz görmüştür. Hele Türkler için, at üstünde doğup at üstünde yaşadıktan sonra, at üstünde ölen millet şeklinde, gerçeğe yaklaşan tanımı kabullenirsek, onların edimlerini belgelemeye fırsat bulamamalarını olağan saymak zorunda kalırız. İkinci Önemli neden: Her ulus için, harpler, tabiat olayları, salgın hastalıklar gibi tarihi yıkımlar, eğer varsa, yazılı belgelerin de kaybına yol açmıştır. Yunus Emre konusunda da yeterli belge bulunmayışının üçüncü Önemli nedeni: Diğer sınıf ise, milleti teşkil eden büyük kitle, halk yani avam idi. Yunus Emre halkın içinden çıkmış, Türkçe konuşan, şiirlerinde milli vezni (ölçüyü) kullanan büyük düşünür, mutasavvıf, büyük bir şairdir. Büyüklüğüne rağmen, ilk edebiyat tarihçileri diyebileceğimiz, şuara (şairler) tezkiresi sahipleri, hece vezniyle yazmış bulunduğu için, Yunus Emre'nin şiirlerini hakiki şiir saymayarak, ondan bahsetmekten ısrarla kaçınmışladır. Dördüncü önemli sebep: Prof. Claude Cahenin tarihsel yıkım olarak isimlendirdiği anlamda, Karaman'ın birçok kez tümüyle yakılıp, yıkılıp yok edilmesi olayından kaynaklanır. Karaman şehri kuruluşundan günümüze bir düzineyi aşkın sayıda, yerle bir edilmiştir. Gedik Ahmet ve Rum Mehmet gibi dönme vezir-i a'zamların Fatih Sultan Mehmed'e: "Taş üstünde taş, omuz üstünde baş komadık" sözleriyle muştuladikiarı, yok ediliş, Yunus Emre'nin ölümünden 150 sene sonraya rastlar: "Sultan Mehmed gazab idüp, Gedik Ahmet Paşayı gönderdi* Gelüp Larendeyi ateşe urub yakub, yıkub harab eyledi. 117 mahalle, 4 Selatin Cami, 307 vakit mescidi, 29 hamam, 4 medrese, 7 hanikah (tekke, dergah) cümle harab klüp, koyun ve kuzu sürer gibi oğlan, uşağın önüne bırakub (önüne katıp), şeyh, ulema ve fukara feryad iderken yirmi, otuz bin adem Karadağ dibine cem idüp kendüsi gözlerine karşu, ol ziba sarayları, kösleri, Camii Sultan ve Camii Nizam Şah, Camii Kaşi'yi ve Camii Hasan Basri'yi, Camii Karamanı ve cümle şehri yere beraber idüp, andan sonra dönub, 17 bin er ile bu denlü fukaraları yayak olarak oğlu ile, uşağı ile döğe döğe sürmeğe başladı. " diye anlatır Şikarı tarihi. Hacı Bayramı Velinin halifesi, Baba Yusufi Hakiki, bizzat yaşayıp gördüğü bu felaketi, <Hakikatname>sinde kahır gözyaşları dökerek uzun uzun anlatır. Yerle yeksan edilen bir memlekette, Yunus Emre'nin divanı, yazılan, kitap, cönk veya sair eserinin yok olmaktan kurtulması düşünülemez. Önemsiz gözükse de bir beşinci nedenden söz edeceğim: Cumhuriyetimizin kuruluş yıllan ardından yeni alfabenin kabul edilmesiyle, eski yazı tabir olunan arap harflerinin bırakılması, bir kısım yöneticiler tarafından, katı kurallar varmışcasına, korku ve firkü saçarak uygulandığı için halk arasında panik yaratılmıştır. Çok değerli el yazması veya basılı eser yakılmış, yırtılıp yok edilmiş, duvar kovuklarına saklanmış, hatta mezarlara gömülmüştür. Yıllar önce bu durumla ilgili, Akçaşehir mezarlığına da ilki çuval dolusu el yazması eserin gömüldüğü bana haber verilmiş, rahmetlik Tahsin Ünal beyden bir araştırma yapmasını rica etmiştim. Tahsin bey, görevlendirdiği iki eleman ile eski mezarlarda yaptığı araştırma sonunda, kitap bulunmamış, var ise bile çuvalların çürümesi sonucu tamamen yok olmuş bulunduğuna hükmedip aramaktan vazgeçtik. Gözü açık, akıllı bazı kimseler, bedava veya yok pahasına eski yazılı belgeleri, el yazması kitapları toplayıp, birazını olsun katliamdan kurtarmışlardır, özel müze sahibi saygıdeğer İzzet Koyunoğlu, kendi müzesindeki çalışmalarımızda bize her türlü kolaylığı istermiş, müzesinde mevcut eserlerin yandan çoğunun, kendisinin Karaman'da istasyon müdürlüğü yaptığı yıllarda, Karamanlılar tarafından hediye edildiğini veya çok küçük maddi karşılıklarla satın alındığım söylemiştir. Saya geldiğimiz bütün yokluklara ve zorluklara rağmen biz, her cümlesi, hatta her kelimesi vesikalara, tarihi belgelere dayanan doğru, kısa, kesin bilgiler sunarak, Yunus Emre'nin bugüne kadar tam anlatılmayan yanını, yönünü, yurdunu, yuvasını, ailesini, anasını atasını, günümüze kadar yaşayıp gelmiş bulunan evlatlarım, torunlarım, dünyaca kutlanan sevgi yılının aydınlığında gözler önüne sermeye çalıştık. Bu deha Türk düşüncesinin, îslami inanışın eseridir. Türk Milletindeki insan sevgisinin, Yunus Emre'nin dizeleri ile böylesine cana yakın, böylesine etkili şekilde sembolleşmiş anlatımı hakkında, söylenecek hiçbir övgü yeterli olamaz. X Yüzyılda İslamiyet'i kabul ettikten sonra ilimde, ticarette, sanatta ve kültürdeki hızlı gelişmeler; Doğudan gelen Çin ve Moğol baskıları, onları yurt ve yuvalarını terke zorladı. İlki 840, İkincisi 920 de toplu göçler yanında, aile, boy, cemaat, kabile, şeyh-mürit şeklindeki grupların da XI, XII. yy. kadar, çok sayıda batıya yöneldiklerini görmekteyiz. Çoğu, Maveraünnehirden, Balkıştan, Aral Gölünün kuzey ve doğusundan, Harezm, Horasan, Azerbaycan ve Errandan kopup geliyordu, özellikle küçük topluluklar şeklinde yola çıkan bu Türkmenler, uğradıkları memleketlere istilacı gibi değil, dura konaklıya, mallan, yükleri, denkleri, kederleri ve sevinçleri ile yaylağa çıkarcasına veya kışlağa dönercesine ağır, saki n, gönül kapılarını daima açık bulundurarak süzülüp ilerliyorlardı. Ayrılıp geldikleri Anavatanda alıştıkları toprağı, suyu, Udimi anımsatan bölgeler arıyorlar, şehirlere yakın, savunması kolay benzer yerler bulunca da oralara yerleşmeye başlıyorlardı. Göçebeliği devam ettirmek isteyenler, beraber geldikleri aşiret cemaat veya boylarının bulundukları yerlerden fazla uzaklaşmadan yaşamlarım yine göçebe olarak sürdürüyorlardı. Karamanoğuilarnın Oğuz Han olan Ağa ini Handan başlayan aile şecereleri içerisinde Kalhan, Şirvan Han, Gelencan Han, Alpaslan Han, İbrahim bey, Sadeddin ve kardeşi İmameddin beyi takiben, çok iyi tanıdığımız Nure Sofuyla uzanan kütükte İsmail Hacıdan başka, Baba İshak, Mehdi Kuli Sultanın, Sevindir Bey, Keçel Avşar Bey. Haydar Kuli Sultan, Abdülfeth Sultan, Hasan bey, Seyit Avşar bey, Rüstem, Muhammed belgelerde, teker teker kaydedilmiş, fermanlara, kadı hükümlerine bağlanmıştır. Buraya kadar, Akçaşehir'in geçmişinde Yunus Emre ile olan yakınlığını sergilemeye çalıştım. Bugünkü Akçaşehir hakkında rakamlara dayanan bilgi vermeden önce, son birkaç konuya daha değineceğim. Tarihi konularda büyük emeği geçmiş, değerli Karaman araştırmacısı rahmetlik Ali Gülcan ağabeyimizin <Karaman mahalle, kasaba ve köyleri tarihçesi> isimli eserinden, Ağcaşar'lılarm bağlı oldukları boylar hakkındaki görüşünü aktarmak suretiyle, onunda ruhunu da şadetmek istiyorum: "Ağcaşar'lıların Salur'lardan mı, Avşar'lılardan mı olduğunu bilememekteyiz. Ancak Karamanoğulları federatif kuruluşunda yer alan Turgut ve Bayburd bey obalarından birisine, güçlü bir olasılıkla da, Bayburd Bey obasına mensupturlar. Bayburd ve Turgut obalarının Salur veya Avşar boylarından hangisine bağlı olduklarını henüz saptayabilmiş değiliz. Ağcaşar'hlann atalarının Bayat Türk boylan olabileceği de düşünülmektedir. Aksaray'dan, Afyonkarahisar'a, Ankara'dan, Konya'nın güneyindeki Toroslara dek uzanan geniş ovaya yayılan Bayburd ve Turgut obalarına, sonradan At Çekenler denilmiştir. Ağcaşar dolaylarına daha sonra da, başka Türk boyları gelip, yerleşmişlerdir. Tarsus'tan itibaren Bulgar Dağları yöresine yerleşen, Salur ve Bayındır boyundan gelen Ulaş oymaklarının Mercanlı obaları, Kızıl Muradlı obaları, Ağcaşar dolaylarında Kalburcu, Emircek (Emir Ali) Karaağaç ve Koçak Kuyusu semtlerine bölüm bölüm yerleşmişlerdir. Buralara ayrıca, Peçenek'lerden gelip, yerleşenler de olmuştur. Padişah birinci Selim zamanında tutulan bir Atçeken defterine göre Ağcaşar'm Bostanlı yöresindeki Bereket mezrasıyla, Mazı büyüğü denilen arazilere Peçenek topluluğunun oturduğu yazılmaktadır. Vergi defterine göre, burada 34 kişinin vergi yükümlüsü olduğu yazılıdır. (Bak: Prf. Faruk Sümer'in "Bayındır, Peçenek, Yüregir" adlı yapıtının 337-344. Sayfalan) Osmanlı çağında, yirminci yüzyıla dek, Anadolu kasabaları kadılıklarla yönetildiğinden, bu yörelere Turgud kazası, Eskil (Eski İl) kazası adlan verilmiştir. Cihannumanın 615. Sayfasında Konya ilçeleri sayılırken, burası da, <Eski İl maa Akcaşehir> diye adlandırılmıştır. Eskiden Ağcaşar ovasına Bulgar dağlarından çok su iner miş, gelen bol sular soğlalar ve göller oluşturmuş, yaz aylarında, Bulgar dağından gelen sudan çevredeki tüm köylerin yararlanabilmesi için padişah fermanıyla her köye belli oranda pay ayrılmıştır. Kışın fazla suyun zahmetini çeken Ağcaşar'lılar yazın bu sudan fazlaca yararlanamazlarmış. Şimdi de Ayrana barajı Ağcaşar'lıları büsbütün bu nimetten yoksun kılmıştır. Eski Karaman ili yasalarında bulunan ve Ağcaşar'lıların kış ve bahar sularından nasıl yararlanacaklarına ilişkin olan bölüm aşağıya alınmıştır. "DERBEYAN'I SUGLAİ AKÇAŞEHİR TABİÎ KAZA'İ ESKİL DER VİLAYETİ KONYA.11 "Bulgar dağında su inüp Ağcaşaehir karyesinin önünde Bayramgazi ve Akcagöl ve Sadık höyüğü Soğla olup ve ma'i mezburden sene'i aharda Kalburcu soğlası olup, ola gelen adet'i marufe üzere Reaya, etrafı bendlerini tuta geldikleri ol diyar halkının malumudur." Köydeki tarihi cami, Karamanoğulları çağının bir andacıdır. Karaman gömütlüğündeki Nasuh Bey kızı Gülnihal Hanıma ait olduğu sanılan türbeyle bu camiin aynı usta tarafından yapıldığı, her iki yapının duvarlarının, çeşitli biçimdeki renkli taşlarla oluşturulmasında benzerlikler göstermektedir. Köyün güney batısında olan ve köye yedi kilometre uzaklıkta bulunan Derviş -Ahmet ziyaretgahı vardır. Tekkenin temelleri ve gömütleri belli olup, burada birkaç tane meşe ağacı, bir su kuyusu ve kuyunun biraz aşağısında bir de sızak vardır. Kurak yıllarda, köylüler topluca bu ziyaretgaha çıkarak, burada yatan evliyanın yüzü suyu hürmetine yağmur yağdırmasını Allah'tan dilerlerdi. Yine köyün, dört kilometre güneyindeki Pelitli yöresinde bir başka ziyaretgah bulunmaktadır. Bunlardan başka, köye yakın yerdeki Pelitli yöresinde de bir ziyaretgah vardır. Bunlardan birincisinin Mevlevi tekkesi olduğu sanılmaktadır. Yunus Emre'nin atası İsmail Hacı ailesinin İbrala tarafına geçmeden Önce burada kaldıkları bilindiğine göre, diğer ziyaretgahlann da bu aileye bağlı Şeyhlere ait olması gerekmektedir. 1. Dünya Harbi 1914 Yılında başlamış ve babam askere gitmişti. Ben henüz hayatta değildim Babam ve Aziz'in babası İbrahim Çekmen'i Urfa'daki 4. Orduya vermişler. Asker yer değiştirmeleri Trenle yapılmakla ve Trenler kömürle çalışmakta imiş. Babam ve arkadaşı trenle bir yerden başka bir yere giderlerken Ada tepe mevkisindeki rampada ağırlaşmış ve trenden inmişler. O zamanlar tren rampada ağırlaşınca trenin önünden inen arkadaki vagona rahatlıkla binermiş. Babam ve arkadaşı trenden atlamışlar ve köye gelmişler. Köyde 40 gün durmuşlar. Ancak asker kaçağı durumuna düşecekleri için daha sonra gidip kıtalarına katılmışlar. Çünkü harp sırasında askerden kaçardan askeri mahkeme yargılayıp İnfaz etmekte imiş. Bu arada babanım bu 40 günlük kaçamağında annem hamile kalmış ve daha sonra ben doğmuşum. Urfa'da Fransızlarla işbirliği yapan Ermeniler bize karşı savaşmakta iken babam da o gidişinden sonra bir daha köye dönmedi ve şehit oldu. Ben öksüz olarak dünyaya geldim Fakirlik içerisinde çocukluğum geçti. Başkalarının koyun ve kuzusunu belli bir ücret karşılığında güttüm. Annem pek meşakkatlerle bizleri büyüttü. 9 yaşındaydım. Annem beni bir adamın kuzusunu gütmek üzere aylıkçı verdi. Havalar soğut gitmekteydi ve üşümekteydim. Üşümemek için kuzuların pini denilen yere yattım. (PÎN:£skiden yere kazılan üzeri saz ve kamışla Örtülü kuzu barınağı) Tabi uyku uyuduğum için kuzu ve oğlaklar üzerine çıkıp işemişler, üzerin berbat olmuştu. Hemen koşarak köye annemin yanına geldim, üzerimi değişip tekrar işimin başına döndüm. Eskiden fakirlik herkesin başındaydı, şimdi ki halimize şükürler olsun. Askere gidip de dönmeyenler; Köyümüzde Balkan Harbine, Çanakkale'ye ve 1. Cihan Harbine katılıp da dönmeyenlerden ve şehit olanlardan bildiklerim şunlardır. Pepenin Alilerden üç kişi, bunlar Mehmet Ali, Hüseyin ve Halil, Eski Ahmetlerden üç kişi ki bunlar Baki, Süleyman ve ismini bilemediğim bir kişi, Nebiceler iki kişi, Yonuzlardan Mevlüt ve Ali, Hacı Musalardan Ali Mustafa, ve daha hatırıma gelmeyen onlarca gencimiz o dönemlerde askere gittiler ve pek çoğu dönmediler. Bizler bu gün özgürce yaşıyorsak bu insanlarımızın sayesindedir. Tahsin ÜNAL ile bir hatıram: Ben 1336'lıyım. Köyümüzden yetişmiş 1336 doğumlu Hacı Abidin'lerden merhum Albay ve Tarih Hocası Tahsin ÜNAL ile iyi bir dostluğumuz vardı. Ona bir gün bu köyde yaşayanlar niçin başka yerlere göçmüşler bir ara koy ıssız kalmış dediğimde bana şöyle dedi, Köyümüzde fakirlik ve kıtlık yüzünden bir ara insanlar çeşitli yerlere dağılmışlar ve pek az insan geride kalmış. Bu kalanlardan bir tanesi de Ahmet Ağa isminde bir şahıs imiş. Varlıklı olduğu için köyden hicret etmemiş dedi. İki üç yıl sonra köyümüze rahmet artmış ve dağılanlar tekrar köye dönüp yurt tutmuşlar. Emirgazi den Emirgazililer, Adana Karataş dan Hasan önerler, Hotamıştan Memişler, Karapınar dan Yavuzlar, Eskii'den Hacı Abbasiar, Ereğli Cayan'dan Solaklar ve hatırlayamadığım pek çok sülale köye yerleşmişler. Köyümüz eskiden Eskile bağlı ve esas adı da ESBİ-KEŞAN (atçeken) diye bilinmekte ve bunlar tapu kayıtlarında da varmış demişti. Bu gelip yerleşenler ayrı ayrı oba tutmuşlar. Yaz günlerinde herkes kendi yaylasına çıkar koyunlarını otlatır, ekin işleri ile uğraşır, yaz boyunca katığım aldıktan sonra tekrar köye dönerler ve kışı köyde geçirirlerdi. Eskiden oba ve yaylalarımız şu isimlerle anılırlardı. Memişler Yaylası. Hacılar Yaylası, Kazıkgeçmez Yaylası, Kazancı Yaylası, İmamlar, ören Yaylası, Hasanlar Yaylası, Samaylı Yaylası, Kamışağıl Yaylası, Kaşoba Yaylası, Ürküt Yaylası, Mandala Yaylası, Dağ Obası, Cumhuriyet, Yediler obası, Karabörk obası gibi yaylalarmış. Eski Oba Yaşantısı: Yaz başında obaya göçen insanlar davarları ve diğer hayvanlarını da yanında götürürler yıl boyunca geçimlerini sağlayacak olan karıklarını hazırlarlardı. Kadınlar konuların sürünü sağar ve bu sütten yağ ve peynir yaparlardı. Şimdiki gibi süt makinası yoktu. Kadınlar sütlerini leğene dökerler, sabaha kadar sütün yüzüne biriken kaymağı yüzünden alırlar ve ondan yağ yaparlardı. Kalan sütten ise peynir yaparlar, tuluğa basarlardı. Ekin ekmek ve harman kaldırmak İşlerinde at ve Öküz kullanılırdı. Tabi her komşunun atı ve öküzü yoktu. Bir öküzü olanlar işbirliği yaparak öküzlerini birleştirirler ve beraberce tarlalarını sürerlerdi. O gürün şartlarında ekinler orakla biçilir omuz gücü ile yada at arabaları ile harman yerine taşınır, at yada öküzlere Düven koşularak ezdirilirdi. Rüzgarlı günler de harman yabalarla tınaz atılarak savrulurdu. Bu işlem günlerce sürebilirdi. Tabi ki çıkan buğday öncelikle un öğütülürdü. Pek az komşu artanını satabilmekteydi. Köyümüzde değirmen olmadığı için Ereğli'ye, Selerek'e, Yakın Değirmen'e at arabaları ve kağnılarla götürülür, üç günde ancak un öğütülebilirdi. Ununu öğütüp içeriye koyan kişi artık "Kışı dışarıya attık" diyerek sevinirdi. Bizim çocukluğumuzun çoğu Samaylı Yaylasında geçti. Anam diğer kadınlarla birlikte koyunlarımızı sağar »yakacak süpürür ve obanın temizliğini yaparlar, bizlerde koyun kuzu güderdik. O zamanlar Gubaşık denen bir yöntemle komşularımızla işlerimizi görürdük. Herkes 20 yada 30 dönüm ekini ancak ekebilirdi. Meralar oldukça genişti. 1930 da köyde Muhtar seçimi oldu. Ben o zamanlar 10 yaşındaydım Muhtar seçimi yapılırken köyde kim zengin, kimin sülalesi kalabalık ise ekseri olarak Muhtar onlardan seçilirdi. Köyün ortak masrafları köylünün durumuna göre durumuna göre muhtar tarafından toplanırdı. Muhtar Köy bekçisini kendisine en iyi yardım edecek kim ise onu yapar, yanına bekçiyi de alarak köylünün durumuna göre liste yapar, zamanın parasına göre 6 lira, 10 lira, 15 Lira gibi para toplanırdı. Ayrıca Köy Katibi okuma yazma bilenler arasından muhtar tarafından seçilirdi. Katip Ramazan (Ramazan Dölek) bunlardandır. Bugünkü gibi yer altı kuyuları falan yoktu. Yağışların iyi olduğu yıl Toroslardan (Bulgar Dağları) bol su iner bu Ayrancıdan geçerek köyümüze gelirdi. O zamanlar Ayrancı Barajı da yoktu. Gelen su ekin sulamasında kullanılırdı. Muhtar ekinine göre 5 er 10 ar saat köylüye su verirdi. Tabi bazen köyün varlıklı ve zenginleri zorla suyu tutar akıtırlardı. Fakir ve güçsüz olanlar ise suyun yakınma bile yaklaşamazdı. Bazen üç beş dönüm ekebilen fakirlerin ekinini bile koyunlara yamaktaydılar. Şükür bugün böyle şeyler yaşanmıyor. Köyümüze ekin dermek için makineler 1930-1935 yıllarında girmeye başladı. (Kırım makinesi) İhtiyaç Subayı diye anılan Ali Efendi ile Aşkı Efendi Konya'dan bu makinelerden getirdiler. Atlarla çekilen bu makine işleri kolaylaştırmıştı. Burada bahsettiğim Ali Efendi belli bir tahsili olduğu için askerliğini Yedek Subay olarak yapmış, yaklaşık altı yılda askerde kalmıştır. Atatürk'ün ve İsmet İnönü'nün yanında çalışmış, hatta madalyalar aldığı söylenir. Omar'ın Ali Efendi diye bilinir. 1950 yılında Demokrat Partinin iktidara geçmesinden sonra duyduk ki köylüye araziler dağı ti la çakmış ve herkesten beyanname istediler. Bizler de verdik, O güne kadar köyümüzde belli kişilerin 200-300 dönüm arazisi vardı. Fakat fakir fukaranın pek arazisi yoktu. Beyannameleri verdikten sonra köyümüzdeki pek çok insana 60 ile 80 dönüm arasında tapulu arazi verildi. Böylece herkes toprak sahibi oldu. Harman Yangını: Eskiden harman zamanı biçilen ekinler köyün kenarındaki harman yerline getirilip yığılırdı. Herkesin bir harman yeri olurdu. 1965 yılında yine böyle harmanlar dökülü iken nasıl çıktığı belli olmayan bir yangın meydana geldi. Köyün batısında dökülü harmanlar yandı. Bu arada yangın alanı üzerinde bîr gamaz meydana geldi, ateş korlarım havaya doğru kaldırarak bin metre uzaklıktaki harmanlanıl olduğu yere düştü. Buradaki harman sahipleri durumu farkederek bu ateş korunu hemen söndürdüler. O yıl harmanı yanan köylüler oldukça sıkıntı çektiler. Köy Odaları: Köyümüzün misafirperverliği çok iyi idi. Köyümüzde yaşayan sülalelere ait köy odaları yapılmış ve hem köylümüzün, hem de dışarıdan herhangi bir misafirin konakladığı yerlerdi. İnsanımız bir yabancı geldiğinde onu yedirir içirir ve kendi odasında ağırlamak için "Bizim Odaya gidelim, Bizim odaya gidelim " diye yarışırlardı. Şimdiki gibi kahvehane olayı yoktu, Özellikle kış günlerinde köy odalarında toplanılır, oda sahibi gaz ocağında kahve pişirerek oradakilere ikram ederdi. XV ve radyo olmadığı için insanlar duydukları şeyleri buralarda anlatır ve koyu sohbetler olurdu. Çoğu zaman sohbetin tatlı olmasıyla insanların sabahladığı görülmüştür, insanların yapacağı işler burularda konuşulur ve planlanırdı. Yapılan işlerden de bahsedilirdi Saya Sayma: Güz gelince çobanlar koyuna koç katarlar ve 50 gün sonra köye inerek ağaların odalarını tek tek gezerler ve koyun sahiplerinden saya sayarlardı. Omuzunda heybesi ile ağaların kapısını çalan çobana o anda bulunan yiyeceklerden yağ. ağda, bulgur bahşiş olarak verilirdi. Çobanlar ağaların kapısını çaldıktan sonra: "Saya Geldi Duydunuz mu? Bu törene Saya Töreni denirdi. Şimdi bu yapılmamaktadır. Bu hatıratlarını bize anlatan İsmail ERTÜRK' e teşekkür ederiz. |









Yunus Emre ve Eseri 